“Fuyuzat.az” saytı olaraq “həftənin seçilmiş hekayəsi”, “həftənin seçilmiş məqaləsi”, “həftənin seçilmiş şeiri” layihəsində sizləri salamlayırıq, əziz oxucular. Bu “Həftənin hekayəsi” nominasiyası üzrə seçilən əsər İbrahim Gürelin “Yüküm ağır” hekayəsidir. Xoş mütaliələr!
Bu sabah bir garip gülümsedim aynadaki adama. Bir yanım bayram sabahına uyanmış küçük bir çocuk, içinde kozasından yeni çıkmış kar beyaz kelebekler uçuşan. Bir yanımsa dokunsalar ağlayacak yetimin burukluğunu yüklenmiş hamal. Rüyadan uyanmış gibiyim. Hayalimin gerçeğe dönüşünü uzun zamandır bekliyordum. Yine de mutluyum, huzurluyum. Şen kuşların cıvıltısına eşlik edeceğim, çiçeklerin kokusuyla kendimden geçeceğim baharlar düşlemiştim. Nasip böyleymiş.
Bana bahar güneşini ilk gösteren, rüzgârla anlaşıp pencereme tıklayan dallar oldu. Yatağımdan kalktığımda yedi yaşımdaydım. Kendimi bu yaşta hissetmeme neden olansa perdeyi araladığımda mahmur gözlerime yeşil yeşil bakıp gülümseyen eriklerdi. Camı açarak buruşan ağzımla “Günaydın” dedim. “İyi ki satmamışım güzelim bahçeli evi” dedim sonra. Her köşesinden bir soluk sesi gelir. Bahçedeki ağaçların dallarından bin bir anı sarkar avlu boyunca. Görmemek mümkün mü? Gülmeler, kahkahalar, hasretler, ağlamaklar, gitmeler, kalmalar… Geleceğimi biliyormuş gibi coşmuş güzelim kiraz. Çiçeklerinden bir demet toplayıp gazete kâğıdından yaptığım külâhın içine koydum. Kahvaltımı mis kokulu kozalaklarını cömertçe sergileyen ulu çamın gölgesinde yaptım. Kumruların kadife seslerine kulak kesildim. Gözlerimi kapayıp burnumdan derin bir nefes çektim. Çam kokusunu kıskanan hanımeli de araya karıştı. Bir an cennetteyim sandım.
Kapıdan çıkarken babamın ağaç dallarından çattığı avluyu hatırladım. Daha dün gibi… Yazdı, sıcaktan kan ter içinde kalmıştı da, sen elinde küçük bir tasla su getirmiştin. Yetmemiş bir daha istemişti. Boynuna sardığı kareli mendilini esmer alnında gezdirişi hâlâ gözümün önünde. Sonra birbirinize bakıp gülüşmeniz. Yanaklarınızın kızarması domatesten beterdi. Benden mi utandınız, nedir? Zaman geçmiş, ben o anda kalmışım. Büyük bir ateş yakılmış da onu seyre dalmışım sanki. Daha önceleri akıl edemedim. Şimdi öyle pişmanım ki, sorma gitsin. Binlerce tas su içsem yüreğim soğumaz. Ellerim babamın elini sürdüğü o tahta kapıyı aradı bugün. Dünya para harcadığım, gösterişli demir kapının soğukluğuyla kendime geldim. Üşüyen elimi cebime soktum, aynı sıcaklık yoktu. Kızdım kendi kendime. Bir daha parayla bile sahip olamayacağım bazı şeyleri yok etmişim. Yine deli para saydığım son model arabamı öylece kapı önünde bıraktım. Yürümek istedim. Topladığım erikleri yürüdüğüm yol boyunca çocuklara dağıttım. Köyün kahvesine uğradım sonra. Eski, telli, boncuk manisine boyanan tahta sandalyeler yok artık. Ucube, ruhsuz, metal bir sandalyede yudumladım tatsız çayımı. Aldırmadım bana bakarak fısıldaşan, yıllardır görmediğim komşulara. Hal hatır soranlara iyiyim demekle yetindim. Büyük kollarıyla gölgelik sunan çınarın göğe uzanışına baktım bir ara. Dua eder gibi bir hali vardı, sessiz, içten içe. Düşündüm de, en güzel duayı o biliyor sanki. Çatırdayarak uzanıyordu semaya elleri. Her dal bir yakarış sembolü adeta. Yapraklarında yalnızca muhatabının bildiği dualar yazılı belki de.
Daldığım düşünceden az ötemdeki bir salkım söğüt çekip çıkardı beni. “Haydi“ dedi zamanı hatırlatan yüzlerce saat sarkacıyla, “Geç kalma, bir an evvel düş yola”. Üstünü bırakıp paramın, bir düğmesini daha açıp yanan bağrımın tekrar sıraladım adımlarımı. Köyün çıkışına sağlı sollu sıralanmış kavaklar yol boyunca beni yapraklarıyla alkışladı. Bol çizgili yüzümden dökülen tebessümlerimi diplerine bırakarak yoluma devam ettim. Yamaca çıkarken ayaklarıma dolanan dikenlere kızmadım hiç. Böyle sakin oluşumu bahçemizin en değerlilerinden ıhlamura borçluyum. Gece yatmadan evvel içtiğim ıhlamur çayının ruhuma sunduğu ipeksi yumuşaklığa dayanamayıp erkenden uykuya dalmıştım. Ah Hatice Teyze! Hakkını nasıl öderim? Ben yokken ıhlamurun çiçeklerini toplamış. Bir kısmını kendine ayırmış, kalanını da dün bana verdi. Helâllik istedi mahcup bir kız çocuğu edasıyla. Esmer ellerine sıcak öpücükler kondurdum salya sümük. Gittim geldim zaman koridorunda. Vefalı komşumuzdur Hatice Teyze, bolca selâm etti sana.
Yolculuğumun bitmek üzere olduğunu kol kola girmiş servileri görünce anladım. Her biri kalem adeta… Hepsinin yazdığı birer hikâye var dinleyene. Mermerlerin soğuk yüzüne yazılmış, yarım kalmış hikâyeler. Seninki bir gül hikâyesi. Bahçıvansız kalan pembe bir gül.
Her gidiş vakitsizdir kalana. Erken sayılabilecek yaşta yitirdiğin babamın ardından böyle demiştin. Seni yakmış, beni şaşırtmıştı bu sözlerin. Şimdi beni de yakıyor. Gelmeden evvel arayıp Hatice Teyze’ye rica etmiştim, sağ olsun onu da halletmiş. Gördüğüm en güzel güle bakıyorum şu an. Gül annem benim, gülümsün benim. Bakıyorum da yüzüne renk gelmiş. Bugün bayramım benim.
Seneler sel olup aktı, nice fidanı kökünden söküp attı anne. Bir fidan da sendin. Ah hasret! Ayrılığın merhamet yoksunu evlâdı. Hasret bağrımı yıllar yılı dağladı. Gurbet dediğin anne, zalim bir vatandı. Kesin dönüş yaptım, yanındayım bundan gayrı. Sana bir servi dikmeyeceğim anne. Neden, biliyor musun? Babamın başındaki servi ikinize de yeter. Aşkınızın hikâyesine bir kalem yeter.
Unutuyordum az daha, yüküm ağır. Çokça selâm getirdim sana. Baştan beri bahsediyorum, alınacaklar söylemesem. Meyvesini göremediğin eriğin, elime çiçeklerini tutuşturan kirazın, mis kokulu ulu çamın, onu kıskanan hanımelinin selâmını getirdim.
Bitmedi… Köy ortasında duaya duran asırlık çınarın, yüzlerce sarkacıyla vakti hatırlatan salkım söğüdün, bana yoldaş olan uzun, sıralı kavakların, kışları içimizi ısıtan ıhlamurun da selâmını getirdim. Annem, meleğim… Tuba ağacını da sen anlat, ben dinleyeyim.



