O kol illâ sarkacak. Keyiften değil, o her daim ehlikeyif. Caka satmak desem, neyin cakası? Ağır ağır ilerliyor yolda. Acelesi yok, hiçbir vakit olmaz da. Unutmadan ilâve etmeliyim, kimseyi rahatsız ettiği de görülmemiştir Tayfun’un. Beni görünce imalı imalı gülümsüyor. Mesajı aldım der gibi başımı sallıyorum. Sanki bir geçit töreni izliyorum.
Askerden geleli iki yıl olmuş bile. Daha geçenlerde uzun uzadıya konuşmuştuk merdiven altı bir çay ocağında. Çaycıya hesabı sorunca anlamıştık ki koca bir demlik yetmemiş muhabbetimize. Fazla açıldık, biraz da fazla kaçırdık abi demişti şiir gibi. Okuma yazması vardır, ama yüksek tahsilli değildir Tayfun. Aheste konuşur, ağzı iyi lâf yapar. Zararı kendine derler ya, öylesindendir. Bir tekstil fabrikasında asgari ücretle çalışıyor. Faydası da yalnız kendine yani… Anacığı Feride abla babasızlığını hissettirmedi bu yaşa dek. Varsa yoksa biricik oğlu Tayfun. Aman oğlum üşümesin, aman yavrum üzülmesin ve “aman” ile başlayan daha bir dünya cümle yazılı gönül lügatinde. Bir hamurkâr ustalığıyla yoğurdu Tayfun’u. Kem gözden, bet sözden sakınıp sakladı delikanlı çağına gelene kadar. Anasından mı geçti, yaradılışından mı geldi bilinmez, ince ruhludur, mazlumdur Tayfun. Güleçtir, sevimlidir, sevdirir kendini.
Feride abla kıyamaz oğluna. Kıyamadı yine, eski model kırık dökük bir araba aldı geçenlerde. Noter satışından sonra mahalleye bir gelişi vardı, efsane. Arabayı aldığı kişi de kanı deli akan biriymiş. Kendi demişti geçen gün, kocaman bir bas hoparlörü de varmış bagajda. Mahalle bangır bangır inledi o gün. Annesi yalvarınca kıstı tabii. Bahçeden hortum çekip bir güzel yıkadı yılgın küheylanı sonra. Camlar tamam da kaporta pek parlamadı haliyle. Görmedi, anlamadı değil, parası anca bu kadarına yetmişti. Motoru sorunsuz nefes alsa kâfiydi onun için. Boya ne zaman olsa olurdu. Gerçi, o zaman hangi zamandır bilinmez. Fakat hiçbir konuda umudunu yitirmez Tayfun. Yitirdiği de görülmemiştir. En sevdiğim yanı da budur keratanın.
Genelde yalnız gezerdi arabasıyla. Baktım bu kez yanında genç bir kız… Hadi hayırlısı diyorum içimden. Şu garibi anlayacak bir hatun çıksın da hayat daha bir güzelleşsin Tayfun için. Hep anacığıyla yaşayacak değil ya. Bunu bir ağabeyi olarak canı gönülden diliyorum. Kısaca bahsettim ya az evvel, kanı delidir biraz, ama duracağı yeri de bilir hani. Gördüğüm kadarıyla yılışık halleri yok. Kız da masum yüzlü birine benziyor doğrusu. E ciddi de olsalar Feride Abla’dan onay almak var bir de işin ucunda. Akıllıdır, bunu da düşünmüştür o.
Tayfun romantik bir şarkı eşliğinde ilerleyen arabasını az ilerideki otoparka çekiyor. Merakıma yenilip gizlenerek olacakları seyre koyuluyorum. Küçük hanım kapısını açacakken bizim oğlan kralını yapıyor centilmenliğin. El frenini çektiği gibi fırlayıp diğer kapıya koşuyor. Koçum beni diyorum, sana da ancak bu yakışırdı. Ah Feride abla! Burada olaydın da göreydin yiğidini.
Küçük hanım hararetle soluyan küheylandan iner inmez anlıyorum ki, Tayfun boyu boyuna bir hatun bulmuş. Peki, huyu huyuna mıdır? Dedim ya, akıllıdır, bizim oğlan bilir işini. Salına salına yürüyorlar. Gayet edepli ve mesafeliler. Kızın yanaklarındaki allık süslendiğinden midir, utangaçlığından mıdır, bilemedim. Gördükleri ilk masaya oturuyorlar. Yalnız, kız daha oturmadan Tayfun’un cebinden çıkardığı bir kâğıt mendille oturağı temizlemesi ayrı bir güzellik katıyor zaten güzel olan resme. Yürü oğlum diyorum, yolun pak, bahtın ak olsun.
Aralarındaki mesafe masada da ortaya çıkıyor. Kız bir tarafta, bizim oğlan bir tarafta… Küçük hanım kol çantasının üzerinde birleştirdiği ellerini arada esen rüzgârın dağıttığı saçlarına götürüyor. Dağılan saçlarını her düzeltişinde masum yüzü tazeleniyor bahar gibi. Tam bu anlarda fark ediyorum ki, Tayfun vurulmuş ceylandan beter bakıyor kıza. İşte diyorum kendi kendime, bir yiğidin yediği ilk kurşun.
Havadan, sudan konu açmaya çalışıyor anlaşılan bizim oğlan. El kol hareketlerini buna yoruyorum. Gökyüzünde gezinen birkaç parça bulutu gösterip henüz başlamayan bahar yağmurlarından, ya da güneşin yakıcılığından bahsediyor belki. Az sonra ayaklanıp yakındaki renk renk açan çiçeklerden birini kimse görmeden koparıp –ben hariç tabii- küçük hanıma uzatıyor. Kızcağız baştan çekinse de kıramıyor bizim nazik adamı. Aldığı çiçekle mutlu olan kızın yüzünde beliren gülüş Tayfun’un yediği ikinci kurşun oluyor. Cephe hattı yarıldı, teslimiyet yakın. Oğlun gidiyor elden Feride Abla. Şunlara baksaydın ne derdin acaba…
Serçeler konuyor az sonra önlerine. Küçük hanım kuşları görür görmez çocuklaşıyor. Yere doğru eğilip bir şeyler mırıldanınca bu kez parmak uçlarına kadar yanaşıyor kuşlar. Bizim oğlan anlıyor ki, bu kız kuşdilini de biliyor. Usulca yerinden kalkarak bir şeyler söylüyor. Hanımefendinin ağzından belli belirsiz bir “Tamam” sözü okunuyor. Yakında olan arabanın yanına giden Tayfun küçük bir poşetle geri dönüyor. Getirdiği poşeti uzatır uzatmaz küçük hanım kuşlardan beter çırpınıyor. Avuç avuç buğday atıyor kız kuşlara. Söylemeyi unuttum başta, kuş hastasıdır Tayfun, güvercinleri var. Demek ki arabasında da buğday taşıyormuş. Gülüşleri serçelerin cıvıltılarına karışıyor. Yavrun kanatlanıyor Feride Abla, benden söylemesi.
Şu kaderin işine bak, nereden bilirdi ki karşısına kendi gibi kuşlara hayran biri çıkacak ve birlikte yemleyecekler. Serçeler coştukça bizimkiler de coşuyor hâliyle. Gördüğüm manzaranın güzelliği parktaki çiçeklerin güzelliğinden âlâ. Vay be diyorum, sonunda gülecek galiba talih şu çocuğun da yüzüne. Ah be Feride Abla! Keşke burada olsaydın da, seyretseydin sen de şu güzelliği. Senelerdir ettiğin niyazların boşa gitmediğini, dualarının filizlendiğini canlı canlı bir görseydin.
Anlaşılan gençler birbirine ısındı. İçime dolan huzurla buradan ayrılıp yoluma gitmek, bu iki güzel kalbi birbirine emanet etmek en iyisi. Bu arada bizimkilerin beni gördüğünü sanmıyorum. Gizlendiğim ağacın daha da gerisine ağır ağır çekilmeye çalışırken ayağım bir şeye takılıyor. Arkama dönüp baktığımda ne göreyim, Feride Abla yaşlı gözlerle bana “Sus” işareti yapıyor.
İbraim Gürel



